persistence of memory

Wednesday, November 08, 2006

olmamış..

genellikle "bu ne be!" şeklinde, entelektüel kişiliğime yakışır tepkiler verdiğim, üstlerine kocaman çarpılar attığım şeyleri; "olmamışbunnar" listemi yayınlıyorum..


tuna kiremitçi-yolda üç kişi:

iclal aydın'ın yeni eşi, medyatik yazar t.k'nin son ya da sondan önceki kitabı.. veya değil, bilemedim şimdi. t.k'nin daha önce "git kendini çok sevdirmeden"ini okumuştum, hoşuma da gitmişti açıkçası. bu kitap hakkında da olumlu görüşler duyunca edindim bir adet. ama ilk sayfasını bitirmeyi bile başaramadım! ilk sayfayı geçip, kitabı şöyle bir karıştırdığımda da o ilk sayfanın yarattığı daralma hali geçmedi üstümden. sanki t.k. , "oturayım da bir kitap yazayım bari.." modunda başlamış yazmaya, kastırmış da kastırmış.. ilk iki cümleyi buraya aktarmak istiyorum(parantez içlerindeki daraltılar bana ait):

"dört kitabın bir ağızdan ve hep görkemli imgelerle söz ettiği kıyamet o güne dek kopmazsa altı ay sonra yirmi beşini dolduracak olan yakup, yurttaşların çoğu gibi, ülke dışına hiç çıkmamıştı.(niye karıştırıyorsun buraya kıyameti filan? ne gerek var böylesi bir artistliğe?) pilotun artık bulgaristan üzerinde olduklarını söyleyen anonsunu duyunca(genizden gelip insanın içine işleyen, puslu bir sesi vardı adamın) yabancı ve yoğunluğuyla midesini yakan bir duyguya kapıldı.(içimdeki puslu, genizden gelen ses: ayh kapat şu kitabı allah aşkına)(yeter bu kadar hakkaten)

hande yener'in promosyon fotoğrafları:


gazetelerde habire çıkıp duruyor karşıma şu fotoğraf. hiç ama hiç estetik değil! kadına haksızlık mı yapılıyor acaba, belki diğer fotoğrafları daha düzgündür diye düşünüp web sitesine baktım.onlar daha da kötü! hande yener hoş bir kadın ama sadece o kadar. seksi pozlar vermesin artık mümkünse, olmuyor işte. sıkıldım şu çirkin fotoğraflarını görmekten artık.





lars von trier-breaking the waves:

muhabbet ortamlarında trier'e övgüler düzdüğümü duyanlar bunu görünce şaşırabilir. ama trier'in bu filminden hiç hazzetmiyorum. belki bess karakterine filmin en başından beri gıcık olmamın da etkisi vardır bunda. ama sanki hüzünlü olsun, trajik olsun diye kastırmış üstad burda. Dancer in the Dark'ı defalarca hüngür hüngür ağlayarak izlemiş, Dogville'e hayran kalmış biri olarak bu filmi biraz zorlama buldum. ama internette bir araştırma yaparsanız insanların bu filmi çok başarılı bulduğunu göreceksiniz; "rahatsızlık verici, düşündürücü; aşkı, bağlılığı ve muhafazakarlığı sorgulayan fevkalade bir trier yapıtı" vs vs vs.. bence baştan sona sıkıcı; hele hele o son sahne.. korkunç.

fatih akın- kurz und schmerzlos


bu film çok başarılı, baştan sona çok beğendim. ama.. türklerin birbirlerini yanaktan öpme adetleri biraz fazla abartılmış. hele o düğün sahnesinden sonra izlemeyi bırakacaktım; şapır şupur öpüşen insan görmekten gına geldi. öpüşmeler fenalık vermeyecek bir dozda olsaymış daha iyi olacakmış. (bu arada costa'yı oynayan eleman ne şirin birşeydir öyle :p ) (bende uzun saçlı adam takıntısı var galiba hmm)






kate bosworth


bu mudur yani? eskiden gözümde güzelliğiyle rakipsiz olan, gökte özel olarak imal edilip yer yüzüne indirilmiş o muhteşem kadın bu mudur? güzelliğini kıskandığım tek kadındı. hatta film afişlerine "niye bu kadar güzelsin? püüüüü" diye tükürürken görülmüşümdür. demek ki neymiş, hollywood pırıltılarına inanmayacakmışsın. ayrıca burada gururla ilan ediyorum ki kate bosworth'den daha güzelim hehe! kendisine püüü diye tükürebilmesi için birkaç fotoğrafımı yollamak istiyorum yakında(hemen gir havaya zaten)




tüm klasik romanlar


hepsinden ayrı ayrı nefret ediyorum. liselerde zorla okutulmalarını kın kınn kınıyorum. anna karenina'yı tren ezene kadar benim de ömrümden ömür gitmişti.raskolnikov denen zibidi üç beş süprüntü çalacak diye yaratılan gerilim ve saçma sapan ruh halleri beni de bunalıma sokmuştu. anna karenina'yı sonuna kadar okumayı başarsam da suç ve ceza'nın ikinci cildine gitmedi elim, gidemedi. aklıma geldikçe irkilirim, aman yarappi.. ama woody allen'ın match point'ini izledikten sonra klasikleri yeniden sevmek istedim; filmde özellikle dostoyevski'nin budala'sına yapılan göndermeler beni gaza getirdi(bu sefer başaracaktım, evet!) budala'nın tuğla kalınlığındaki ilk cildini kararlılıkla elime aldım.. 20 sayfa kadar dayanabildim.korkunç! korkunç! şimdi eminim şöyle diyenler olacak: ama psikolojik analizler, ama toplumsal analizler, ama edebi değer, ama id, ama ego, ama süper ego? bunların hepsini hiçe mi sayıyorsun yani? açıkçası zerre kadar umrumda değil. bunların hepsini, her bir satırını hayranlıkla okuduğum peyami safa kitaplarında bulabiliyorum çünkü. bu arada klasikler arasında olmasa bile tek geçeceğim rus yazarı çernişevski'dir, nasıl yapmalı'yı tek solukta okumuştum.halt yesin dostoyevski.

kuzenime..!

"bu kisem bizim elimizde büyümüştür. harbi kızdır. sağlam sarhoş olur. bi yılbaşı gecesi sarhoşluğu var ki bilinmese de olur, o da olsa konuyu burada kapatırdı zaten.
yani velhasıl severim. sözlüklerde falan görülür bazen, okulda görenler var, trakya'da rastladığım olur arada, bi de nevizade'de, msn'de takıldı bi zaman ama olmadı dar geldi kızanıma.
yani dedim ya severim... "

kuzenciğim yorum yollamak istemiş, adi blogger yuzerneymi yok diye izin vermemiş! ama çok sevgili entel kuzenim, beni en zayıf yerimden vurmuş: iyi ki bir kere sarhoş olduk canım! trakyalılık genlerinden, keşan'da kişi başına düşen meyhane sayısının verdiği manevi destekten ötürü nadiren sarhoş olduğum bilinir halk arasında. kuzen, birlikte arka arkaya götürdüğümüz arjantinler şahit değil mi hem! ama kaçış yok, insan geçmişiyle yaşamayı öğrenmeli. evet küfelik oldum o yılbaşı gecesi, zil zurnalık mertebesini artı sonsuzlara götürdüm. ama şanslıydım, inanılmaz sabırlı bir taksi şöförü 5 dakikada bir arabayı durdurup kusmama izin verdi(istinye'den bakırköy'e kadar!) korkunçtu. o gece için kuzenimden, sevgilimden ve bütün trakyalılardan özür diliyorum.bu yüzden keşan'a gidişlerimde dallas bar'ın, beyaz saray'ın önünden geçemez oldum; ya içerideki üstadların kulağına gittiyse rezilliğim diye dövünüp durdum..

şimdi bir de şu konuya açıklık getirmek gerek: ben sizin elinizde büyüdüm kuzen, ama ben büyürken siz ne kadar büyüdünüz, sorarım? ben bir onurcaymaz duyarlılığına 21 yaşımda ulaştım; dünyanın bütün anlamsızlıklarını çözdüm. ve ara ara içimden gelen "çek şu kuzeninin kulağını biraz!" seslerine hep karşı koydum. çünkü bu dünyada herkes kendi dersini kendi almak ister kuzenim. aynı yanlışı yapanları "nasıl yapar bunu göz göre göre!" diye yargılarken, sıra bize geldiğinde kendimizin de gözü görmez işte. sana gene bu yüzden(kendini üzdüğün için 'göz göre göre') kızdığımda aslında kendimin de temiz bir sopa çekilesi bir durumda olduğumu fark ettim bir gün. (eyvah, içime cezmiersözaltan kaçtı galiba hakikaten, noluyor canım?) velhasıl entel, psişik(reiki sen bizim her şeyimizsin!) ve ahmet abi'nin kaynaşma felsefesine göre yaşayan bir kuzenim olduğu için mutluyum. kendisini üzeni de itinayla yamulturum.

motto: hem tutunamayız hem yalnızız, duyarsız onurcayanları aşağı alırız!

vallahi çok zayıflamışsın kisemciğim!

ne demek canım bu şimdi? siz beni en son ne zaman şişman gördünüz? lise yıllarımda biraz topluca olduğumu kabul edebilirim.yani evet azıcık kiloluydum tamam! o hallerim geçmişte kaldı artık, yaklaşık 4 senedir aynı beden ve aynı kiloda seyrediyorum. ama nedense beni birkaç ay görmeyen kişilerin ilk söylediği cümle: "ay vallahi çok zayıflamışsın" oluyor! çıldırıyorum!

anladığım kadarıyla araya zaman girdikçe insanlar "bu kisem de amma şişman canım! 44 beden filandır heralde!" gibi fantastik imgelerle donatıyorlar beyinlerini, sonra beni görünce şaşırıyorlar. "çok zayıflamışsın" cümlesini hakaret olarak alıyorum artık. ama bir yandan da merak ediyorum: niye istisnasız herkes beni şişmanlatıp duruyor kafasında? yemek yemeyi çok sevdiğim bilindiği içindir belki de.

ayrıca şunu gönderip durmayın bana, delirtmeyin beni! hırss!