persistence of memory

Friday, January 12, 2007

yeni yıl partisi & newton kanunları

üst üste üçüncü yılbaşımızı da çubuklu hayal kahvesi'nde geçirdik. geçen sene kargo sahne aldığından inanılmaz bir izdiham yaşanmıştı, ayrıca ben sarhoştum; bir daha gelmeyeceğimize yeminler etmiştik. ama artık bağımlılık mı yaptı bilmiyorum, gene ordaydık.sahne alan ünlü bir grup olmadığından kimse gelmez diye tahmin etmiştik ve aynen öyle oldu.çubuklu hayal geçen seneye göre bomboştu, tam kıvamındaydı, çok eğlendik!

üçnoktabir diye yeni, şahane bir grup keşfettim bu vesileyle. öyle güzel şeyler çaldılar ki, "kisemciğim bize bir playlist hazırlayıver" deselerdi ben de aynı şeyleri yazardım.alanis'ten buggles'a kadar sevdiğim her şeyi çaldılar.(video killed the radio star!) tabii canım ciğerim antisilence'ımın gitaristinin grubu kötü olamazdı!


o gece kötü olan tek şey botlarımdı..evet. yıllardır giyilmeden bir kenarda duran 10 santimlik sivri topuklu sivri burunlu botlarım! heves ettim, "bir daha ne zaman giyicem" dedim, giydim.. ama bu kadar acılı bişey olduğunu bilmiyordum! her 20 dakikada bir oturacak yer aramak zorunda kaldım.

neden peki? tamamen yerçekimi kuvvetinin azizliğinden ve etki tepki prensibi yüzünden!(çok acılar çektim hulen!) hmm.. çektiğim acıyı matematiksel olarak irdeleyelim ve normal ayakkabıyla karşılaştıralım o halde: (sayntifik kalkuleytırlarınızı hazırlayın!)

m=63 kilogram (..ama boyum uzun, kem küm)
F=mg=63.9,81=618,03 Newton

vücudumun ayaklarıma uyguladığı toplam kuvvet bu kadar.Şimdi basınç formülünde yerine koymak için alan hesabı yapılmalı. P=F/A

düz tabanlı ayakkabılarda ayak yüzeyinin büyük bölümü yere basar.ancak yüksek topuklularda sadece topuk, kısmen parmaklar ve parmaklardan önceki "ön yüzey alanı" dediğimiz(kim diyor be) alan tabana tam olarak temas ediyor.(bkz:şekil a) bu nedenle dengeyi sağlamak zorlaşırken, ağırlığın küçük bir alana etkimesinden dolayı çekilen acı artıyor.

topuk alanı: A1=π.rkare= π.2.5kare=19,6 santimetrekare (daire olarak kabul ettim)
ön temas alanı: A2=8.3=24 santimetrekare (dikdörtgen olarak kabul ettim)
parmaklar: A3=7.4/2=14 santimetrekare (dik üçgen olarak kabul ettim)

A1 ve A2+A3 yüzeylerine düşen ağırlıkları bire iki oranında kabul edersek:

P1=103/0,196= 525,5 Pascal (hmm oldu mu bu şimdi?)
P2=206/ 0,38=542,1 Pascal (valla fiziği 3 senede zor geçmiştim ben, bana güvenilmez!)

eheh tamam gözünüz korkmasın.adettendir diye birimi pascal'a çevirdim.gerçekte topuklara 5,25 N/santimetrekare, ön yüzey alanına da 5.42 N/santimetrekare basınç etkiyor.o halde..

Sonuç: etki tepki yasası yasaklansın!!!

Not: resimdeki botlar bana ait değiller, temsili olarak Christian Louboutin botlarının resmini koydum.hediye etmek isteyen olursa seve seve kabul ederim, Loubotin'i seven basıncına katlanır! (fiyatı 950 euro'cuk!)

Saturday, December 23, 2006

somebody call me a starship!

geçenlerde, ekran kartının fanı kendini dışarı fırlatınca bir süre bilgisayarsız kaldık(vah vah) kardeşim fanı tamir ederken, sıkılmamak için müzik setini açtık. yıllardır kimsenin dokunduğu yoktu zavallıya. işbu esnada, eski kasetlerimi yeniden keşfettim! elime antisilence'ın suffer hits'i geçti. inanılmaz mutlu oldum, çok özlemişim.

antisilence, henüz ortaokul bebesiyken dinlediğim ilk türk metal grubuydu.her ne kadar artık yaşlanmış ve sert müzikleri pek kaldıramıyor olsam da, antisilence'ın yeri bambaşka. ama ben daha bi konserlerine bile gidemeden dağıldılar! hem de suffer hits gibi şahane bir albümden sonra. kaset şu anda beni kesmiyor, netten birkaç mp3 de buldum ama cd'sini edinicem en yakın zamanda(umarım hala satılıyordur) hala dinlememiş olanlara şiddetle, vahşetle, dehşetle tavsiye ediyorum.alın.(let's consume!)

bu arada..antisilence! nerelerdesiniz bre?

Thursday, December 21, 2006

arka sayfa..


evet. sevinin, coşun! blog'umda "arka sayfa güzeli" geleneği başlatıyorum(holleeyy) önerilerinize de sonuna kadar açığım a dostlar! şimdiiii... blogumun ilk güzeli biraz eskilerden. aslında epey eski. "last of the mohicans"tan hatırlarsınız: daniel day lewis.




14 yıl kadar öncesine ait olsa da ilk olarak onun fotoğraflarını koymak istedim buraya. zira bu filmi çok severim.ve ayrıca bu adamın o zamanki halleri benim için "yakışıklı, seksiiii, muhteşem" gibi kavramları da tam olarak karşılıyor. bir kere, yakışıklı adam dediğin, öyle biblo gibi özene bezene oyulmuş olmayacak. ufak tefek defoları olacak. ve ayrıca evet, bende kesinlikle uzun saçlı adam takıntısı var.


bu sahne çok küsel! ama işte tam bu ayrılık sahnesinden sonra enya'nın "i will find you"su çalınmalıydı. hele hele bu sözlerden sonra:

"You be strong, you survive... You stay alive, no matter what occurs! I will find you. No matter how long it takes, no matter how far, I will find you"

ve yeri gelmişken belirteyim: şu sahneyi gördükten sonra, ileride bana yapılacak evlenme teklifinin böyle bir şelale altında yapılması zorunluluğunu getirdim. filmdeki şelalenin aynısı olması gerekmiyor:p (antalya'da buna benzer bir yer var, alternatifler çoğaltılabilir)

Wednesday, November 08, 2006

olmamış..

genellikle "bu ne be!" şeklinde, entelektüel kişiliğime yakışır tepkiler verdiğim, üstlerine kocaman çarpılar attığım şeyleri; "olmamışbunnar" listemi yayınlıyorum..


tuna kiremitçi-yolda üç kişi:

iclal aydın'ın yeni eşi, medyatik yazar t.k'nin son ya da sondan önceki kitabı.. veya değil, bilemedim şimdi. t.k'nin daha önce "git kendini çok sevdirmeden"ini okumuştum, hoşuma da gitmişti açıkçası. bu kitap hakkında da olumlu görüşler duyunca edindim bir adet. ama ilk sayfasını bitirmeyi bile başaramadım! ilk sayfayı geçip, kitabı şöyle bir karıştırdığımda da o ilk sayfanın yarattığı daralma hali geçmedi üstümden. sanki t.k. , "oturayım da bir kitap yazayım bari.." modunda başlamış yazmaya, kastırmış da kastırmış.. ilk iki cümleyi buraya aktarmak istiyorum(parantez içlerindeki daraltılar bana ait):

"dört kitabın bir ağızdan ve hep görkemli imgelerle söz ettiği kıyamet o güne dek kopmazsa altı ay sonra yirmi beşini dolduracak olan yakup, yurttaşların çoğu gibi, ülke dışına hiç çıkmamıştı.(niye karıştırıyorsun buraya kıyameti filan? ne gerek var böylesi bir artistliğe?) pilotun artık bulgaristan üzerinde olduklarını söyleyen anonsunu duyunca(genizden gelip insanın içine işleyen, puslu bir sesi vardı adamın) yabancı ve yoğunluğuyla midesini yakan bir duyguya kapıldı.(içimdeki puslu, genizden gelen ses: ayh kapat şu kitabı allah aşkına)(yeter bu kadar hakkaten)

hande yener'in promosyon fotoğrafları:


gazetelerde habire çıkıp duruyor karşıma şu fotoğraf. hiç ama hiç estetik değil! kadına haksızlık mı yapılıyor acaba, belki diğer fotoğrafları daha düzgündür diye düşünüp web sitesine baktım.onlar daha da kötü! hande yener hoş bir kadın ama sadece o kadar. seksi pozlar vermesin artık mümkünse, olmuyor işte. sıkıldım şu çirkin fotoğraflarını görmekten artık.





lars von trier-breaking the waves:

muhabbet ortamlarında trier'e övgüler düzdüğümü duyanlar bunu görünce şaşırabilir. ama trier'in bu filminden hiç hazzetmiyorum. belki bess karakterine filmin en başından beri gıcık olmamın da etkisi vardır bunda. ama sanki hüzünlü olsun, trajik olsun diye kastırmış üstad burda. Dancer in the Dark'ı defalarca hüngür hüngür ağlayarak izlemiş, Dogville'e hayran kalmış biri olarak bu filmi biraz zorlama buldum. ama internette bir araştırma yaparsanız insanların bu filmi çok başarılı bulduğunu göreceksiniz; "rahatsızlık verici, düşündürücü; aşkı, bağlılığı ve muhafazakarlığı sorgulayan fevkalade bir trier yapıtı" vs vs vs.. bence baştan sona sıkıcı; hele hele o son sahne.. korkunç.

fatih akın- kurz und schmerzlos


bu film çok başarılı, baştan sona çok beğendim. ama.. türklerin birbirlerini yanaktan öpme adetleri biraz fazla abartılmış. hele o düğün sahnesinden sonra izlemeyi bırakacaktım; şapır şupur öpüşen insan görmekten gına geldi. öpüşmeler fenalık vermeyecek bir dozda olsaymış daha iyi olacakmış. (bu arada costa'yı oynayan eleman ne şirin birşeydir öyle :p ) (bende uzun saçlı adam takıntısı var galiba hmm)






kate bosworth


bu mudur yani? eskiden gözümde güzelliğiyle rakipsiz olan, gökte özel olarak imal edilip yer yüzüne indirilmiş o muhteşem kadın bu mudur? güzelliğini kıskandığım tek kadındı. hatta film afişlerine "niye bu kadar güzelsin? püüüüü" diye tükürürken görülmüşümdür. demek ki neymiş, hollywood pırıltılarına inanmayacakmışsın. ayrıca burada gururla ilan ediyorum ki kate bosworth'den daha güzelim hehe! kendisine püüü diye tükürebilmesi için birkaç fotoğrafımı yollamak istiyorum yakında(hemen gir havaya zaten)




tüm klasik romanlar


hepsinden ayrı ayrı nefret ediyorum. liselerde zorla okutulmalarını kın kınn kınıyorum. anna karenina'yı tren ezene kadar benim de ömrümden ömür gitmişti.raskolnikov denen zibidi üç beş süprüntü çalacak diye yaratılan gerilim ve saçma sapan ruh halleri beni de bunalıma sokmuştu. anna karenina'yı sonuna kadar okumayı başarsam da suç ve ceza'nın ikinci cildine gitmedi elim, gidemedi. aklıma geldikçe irkilirim, aman yarappi.. ama woody allen'ın match point'ini izledikten sonra klasikleri yeniden sevmek istedim; filmde özellikle dostoyevski'nin budala'sına yapılan göndermeler beni gaza getirdi(bu sefer başaracaktım, evet!) budala'nın tuğla kalınlığındaki ilk cildini kararlılıkla elime aldım.. 20 sayfa kadar dayanabildim.korkunç! korkunç! şimdi eminim şöyle diyenler olacak: ama psikolojik analizler, ama toplumsal analizler, ama edebi değer, ama id, ama ego, ama süper ego? bunların hepsini hiçe mi sayıyorsun yani? açıkçası zerre kadar umrumda değil. bunların hepsini, her bir satırını hayranlıkla okuduğum peyami safa kitaplarında bulabiliyorum çünkü. bu arada klasikler arasında olmasa bile tek geçeceğim rus yazarı çernişevski'dir, nasıl yapmalı'yı tek solukta okumuştum.halt yesin dostoyevski.

kuzenime..!

"bu kisem bizim elimizde büyümüştür. harbi kızdır. sağlam sarhoş olur. bi yılbaşı gecesi sarhoşluğu var ki bilinmese de olur, o da olsa konuyu burada kapatırdı zaten.
yani velhasıl severim. sözlüklerde falan görülür bazen, okulda görenler var, trakya'da rastladığım olur arada, bi de nevizade'de, msn'de takıldı bi zaman ama olmadı dar geldi kızanıma.
yani dedim ya severim... "

kuzenciğim yorum yollamak istemiş, adi blogger yuzerneymi yok diye izin vermemiş! ama çok sevgili entel kuzenim, beni en zayıf yerimden vurmuş: iyi ki bir kere sarhoş olduk canım! trakyalılık genlerinden, keşan'da kişi başına düşen meyhane sayısının verdiği manevi destekten ötürü nadiren sarhoş olduğum bilinir halk arasında. kuzen, birlikte arka arkaya götürdüğümüz arjantinler şahit değil mi hem! ama kaçış yok, insan geçmişiyle yaşamayı öğrenmeli. evet küfelik oldum o yılbaşı gecesi, zil zurnalık mertebesini artı sonsuzlara götürdüm. ama şanslıydım, inanılmaz sabırlı bir taksi şöförü 5 dakikada bir arabayı durdurup kusmama izin verdi(istinye'den bakırköy'e kadar!) korkunçtu. o gece için kuzenimden, sevgilimden ve bütün trakyalılardan özür diliyorum.bu yüzden keşan'a gidişlerimde dallas bar'ın, beyaz saray'ın önünden geçemez oldum; ya içerideki üstadların kulağına gittiyse rezilliğim diye dövünüp durdum..

şimdi bir de şu konuya açıklık getirmek gerek: ben sizin elinizde büyüdüm kuzen, ama ben büyürken siz ne kadar büyüdünüz, sorarım? ben bir onurcaymaz duyarlılığına 21 yaşımda ulaştım; dünyanın bütün anlamsızlıklarını çözdüm. ve ara ara içimden gelen "çek şu kuzeninin kulağını biraz!" seslerine hep karşı koydum. çünkü bu dünyada herkes kendi dersini kendi almak ister kuzenim. aynı yanlışı yapanları "nasıl yapar bunu göz göre göre!" diye yargılarken, sıra bize geldiğinde kendimizin de gözü görmez işte. sana gene bu yüzden(kendini üzdüğün için 'göz göre göre') kızdığımda aslında kendimin de temiz bir sopa çekilesi bir durumda olduğumu fark ettim bir gün. (eyvah, içime cezmiersözaltan kaçtı galiba hakikaten, noluyor canım?) velhasıl entel, psişik(reiki sen bizim her şeyimizsin!) ve ahmet abi'nin kaynaşma felsefesine göre yaşayan bir kuzenim olduğu için mutluyum. kendisini üzeni de itinayla yamulturum.

motto: hem tutunamayız hem yalnızız, duyarsız onurcayanları aşağı alırız!

vallahi çok zayıflamışsın kisemciğim!

ne demek canım bu şimdi? siz beni en son ne zaman şişman gördünüz? lise yıllarımda biraz topluca olduğumu kabul edebilirim.yani evet azıcık kiloluydum tamam! o hallerim geçmişte kaldı artık, yaklaşık 4 senedir aynı beden ve aynı kiloda seyrediyorum. ama nedense beni birkaç ay görmeyen kişilerin ilk söylediği cümle: "ay vallahi çok zayıflamışsın" oluyor! çıldırıyorum!

anladığım kadarıyla araya zaman girdikçe insanlar "bu kisem de amma şişman canım! 44 beden filandır heralde!" gibi fantastik imgelerle donatıyorlar beyinlerini, sonra beni görünce şaşırıyorlar. "çok zayıflamışsın" cümlesini hakaret olarak alıyorum artık. ama bir yandan da merak ediyorum: niye istisnasız herkes beni şişmanlatıp duruyor kafasında? yemek yemeyi çok sevdiğim bilindiği içindir belki de.

ayrıca şunu gönderip durmayın bana, delirtmeyin beni! hırss!